HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Kürt toplumunu açıklamak ve tarif etmek hâlâ daha kolaydır. Kürt halkı, hayvancılık, tarım ve dağ aynı şeylerdir. Kentlilik, kavram olarak Kürtlere uzaktır.

Belki de köylülük, tarihte Kürtlerin atalarının oluşturduğu toplumsal bir gerçekliktir. Kürtler ne kadar köylü ve göçebe ise, kentlilikten de o kadar uzaktır. Kommagene, yarı-köylülük ve yarı-göçebeliğin, Kürtlerin binlerce yıllık hareket ve yerleşim düzeni olduğunu çok iyi açıklar. Kentleri de daha çok işgalciler tarafından kurulmuş ve doldurulmuştur; fakat bu, Kürtlerin kent kurmadığı ve uygarlık sahibi olmadığı anlamına gelmez. Başta Urartu, Med ve Mitanni devletleri olmak üzere, Kürtlerin çok sayıda kent ve uygarlığa sahip oldukları bilinmektedir. Orta Çağ’da da yeterince kent ve eyalet hükümetleri kurmuşlardır. Ancak kurdukları devlet ve hükümdarlıklar uzun ömürlü olmadığı için kentler daha çok işgalci güçlerin karargâhları hâline gelmiş ve çevre topluluklardan oluşmuştur.

İlk dönemlerde Sümer, Asur, Arami, Pers ve Helen kültürel ve yazılı ürünler üzerinde kendi mühürlerinin etkisini bırakmışlardır. Orta Çağ’da ise Farsça ve Arapça dili ve kültürü izlerini bırakmıştır. Birçok aydın, devlet adamı ve komutan, bu komşu dil ve kültürler aracılığıyla rol oynamıştır. Kürt kültürü ve dilinin eski bir temeli ve kökü olmasına rağmen, yazı dili hâline az gelmesi ve devlet dili olamaması nedeniyle, ardında yeterince belge bırakamamış ve gelişememiştir. Buna rağmen Kürt kültürü, farklı yollarla, dirençli etnik varlığı ve tarihî ürünleriyle bugüne kadar gelmiştir.

Kürt kültürü ve dili, güçlü bir ihtimalle — birçok arkeolog da bu görüşü açıklar — ilk neolitik devrimin kültürü ve dili olarak Zagros-Toros dağlarının eteklerinde başlamıştır. Zamanla kökü Hint-Avrupa olan bütün kültür ve dillerin temelini oluşturmuştur. MÖ 9000’li yıllardan itibaren fiziksel olarak değil, kültürel biçimde Hint-Avrupa coğrafyasına yayıldığı tahmin edilmektedir. Bu oluşumların kendisi de büyük olasılıkla MÖ 15.000-10.000 arasında, dördüncü buzul çağından çıkışla birlikte, en otokton — yerli — dil ve kültür olarak oluşmuştur.

Kürt etnisitesi MÖ 6000’li yıllarda artık oldukça belirginleşir. Tarih sahnesinde onları ilk kez Huriler adıyla görürüz. Sümerler, ormanları ve madenleri; Huri toplulukları ise uygarlık zenginlikleri nedeniyle binlerce yıl boyunca kabileci-savunmacı bir mücadele içinde karşı karşıya gelmişlerdir. Bu tarihsel diyalektik Babil, Asur, Hitit, İskit, Pers ve Helenlerle devam eder. Belki de hiçbir kavim ve topluluk, Kürtler kadar göçebe ve yerleşik kabilelerin karşıtlığı içinde yer almamıştır. Sümer uygarlığının Hitit, Luvi, İyon ve Perslere ulaşmasında Huri ve Medlerin rolü belirleyicidir. Bu gerçeklikten dolayı adı geçen halklar, yakın ya da uzak biçimde Hint-Avrupa dil grubuna bağlıdır.

Herodot tarihinde, Helenleri etkileyen dil ve kültür kaynaklarının Medlere dayandığı çok açık biçimde görülür. Helenler MÖ 900-400 yıllarına kadar büyük ölçüde Medya’nın etkisi altında yaşamışlardır. Bu dönemde birçok maddi ve manevi kültürel öğeyi Urartu, Med ve Pers kaynaklarından almış, kendi sentezleriyle zenginleştirmişlerdir. Kürtlerin ataları olan Hurilerin, yine köken olarak Huri olan Mitannilerin, Nairilerin, Urartuların ve Medlerin bu dönemlerde kabile konfederasyonları ve krallıklar biçiminde yaşadıkları tahmin edilmektedir. Bu dönemlerde Kürt toplumu hiyerarşiktir ve devlete geçiş hâlindedir. Güçlü bir ataerkil sistem kurdukları görülür. Çünkü neolitik tarım döneminde kadın hâlâ etkindir. Kürt toplumunda kadının ağırlığı vardır. Kadının bu gücünü uzun süre kullandığı güçlü bir ihtimaldir. Bunun temeli tarım devrimidir. Dildeki dişil öğeler ve tanrıça kültündeki izler, bu gerçeği doğrulayan temel belgelerdir.

Zerdüştlük MÖ 700-550’li yıllarda Kürt zihniyetinin bir devrimi olarak gelişmiştir. Zerdüşt zihniyeti tarıma dayanır; hayvanları çok sever, kadın-erkek eşitliği temelindedir ve özgür ahlaki bir anlayıştır. Bu kültür bir yandan Pers yurdu üzerinden Doğu’ya, diğer yandan Helen yurdu üzerinden Batı uygarlığına akar ve onlar üzerinde güçlü bir etki yaratır. Doğu-Batı kültür çizgisinde ayrışır. Her ikisi üzerinde de güçlü etkide bulunur ve uygarlığın biçimlenmesinde, en az Musevilik ve Hristiyanlık kadar toplumsallaştırıcı bir rol oynamıştır. Pers uygarlığı, gerçekte Medlerin kurduğu bir uygarlıktır; Med-Pers uygarlığıdır ve Pers topluluklarıyla birlikte devam etmiştir. Herodot tarihinde bu gerçek çok açık biçimde ortaya konulur. Baştan sona ikinci etnik unsurdur, imparatorluğun ortağıdır. Sasaniler döneminde de aynı durum sürer. Aynı İran uygarlığı içinde Kürtlerin rolünü ikinci sırada görmek gerçekçi bir tutum olacaktır.

Kürdistan Kültürü Üzerindeki Zoraki Asimilasyon Politikaları

İktidar ve savaş bloklarının en çok başvurduğu toplumsal politikalardan biri asimilasyon politikasıdır. Genel anlamıyla asimilasyon, kültürün eritilmesi ve soğurulmasıdır. İktidar ve savaş blokları, asimilasyon politikasıyla egemenlikleri altına aldıkları grupları direnme yeteneğinden düşürmek ister; bunun için de onların ellerindeki araçları alırlar. Başta zihniyeti ifade eden yerel dilin üzerine egemen dil dayatılır. Resmî dil aracılığıyla yerel dillerin kültürü bastırılır ve yaşamda rol oynayamaz hâle getirilir. Egemen kültür ve dil; eğitim, siyaset ve ekonomi dili olarak, onu kullananlara yarar sağlar. Ezilen kültür ve dili kullanan ise kaybeder. Bu ikilik içinde yerel dilin iktidar diline karşı ayakta kalması zorlaşır. Hele bu diller yazı dili olmamışsa ve temel lehçelerini belirlememişse, bu dil ve lehçelerin sonu karanlık olur.

Asimilasyon yalnızca dil üzerinde değil, iktidarın şekillendirdiği bütün toplumsal kurumlar üzerinde yürütülür. Egemen din ve ulus, her düzeyde kurum gerçekliğine göre yeniden biçimlendirilir. Kurum, siyasal, toplumsal, ekonomik ve hatta zihinsel alanda resmî olarak tanındığı ve hukuken korunduğu ölçüde; diğer azınlık ve yenilmiş kurumlar, zorla ya da gönüllü olarak egemen kurumlara göre asimilasyona uğrar ve resmiyet içinde yerlerini alırlar. Ekonomik zor ve siyasal çıkarlar gündeme ne kadar çok girerse, erime de o kadar hızlı olur.

Kürdistan kültürünün varlığı üzerinde zoraki asimilasyon, en az savaş ve terör kadar yıkıcı bir rol oynamıştır. Aynı tarihsel yöntemi uygulayarak ilk dönemlere kadar gidebiliriz. Eğer Sümer dili ve kültürünün en büyük asimilasyon dili ve kültürü olduğunu söylersek, bu abartılı bir söz olarak görülmemelidir. Bunu onun cümle yapısından ve kelimelerinden anlıyoruz. Önce Sümerce ve sırasıyla Huri, Mitanni, Urartu, Med ve Fars; daha sonra da Babil ve Asur dilleri, kaynaklarını Aramice’den alır. Ardından Aramice, ilk çağlarda Ortadoğu’da büyük bir asimilasyon dili hâline gelir.

Bu gerçeklik Hitit, Urartu, Mitanni, Med ve Pers metinlerinde görülebilir. Bugünün İngilizcesi gibi, o dönemin Aramicesi de “inter-etnisite” dili, yani farklı halkların birbirini anlamasını sağlayan ortak dil konumundaydı. Özellikle devlet aristokrasisi ve bürokrasisi birden fazla dil kullansa da, bunlardan biri Aramice’ydi. Yerel dil, Aramice ile birlikte kullanılıyordu. Bugün de yaşadığımız gibi, iktidarın resmî dili devletin resmî ilişkilerinde esas alınırdı; o dönemde de Aramice — daha önce Akadca ve Sümerce — temel dildi. Yerel diller daha çok okuma yazması olmayan halk içinde sözlü iletişim aracı olarak kullanılırdı. Bu gerçekliği Urartu metinlerinde görmek mümkündür. Tıpkı bugün bağımlı devletlerin yöneticilerinin çoğunun İngilizce ve Fransızca konuşması gibi.

Pers metinlerinde Aramice’nin yeri açıktır. O dönemde bütün Ortadoğu’da hem diplomasi hem de ticaret dilidir. İlgili bütün kayıtlarda asimilasyonun devlet yönetimi mimarisinde, edebiyatta ve hukukta büyük rol oynadığı görülür. Hatta İsa’nın da Aramice bildiği tahmin edilmektedir. Aramice’nin ulusal bir biçimi olan Süryanice de başka bir asimilasyon aracıdır. İbranice ise daha sınırlı bir alanda etkilidir. Fakat Helenizm karşıt bir durumda yayıldığı için Helen dili Ortadoğu’da etkili olmuştur; bugünün İngilizcesi ve Fransızcası gibi. Helen dili ve Süryanice birlikte aynı yolda ilerlemiştir. Her ikisi de Kürdistan’da, özellikle kentlerde etkili olmak için mücadele etmiştir. Urfa bu konuda özgün bir örnektir. Aramice; Ermenice, Süryanice, Arapça, Kürtçe ve en sonunda Türkçe’nin yaşadığı derin bir kültürdür. Fakat aynı zamanda sert bir asimilasyona ve yoğun bir kozmopolitizme de yol açmıştır. Bugünkü Urfa’nın durumundan bu gerçek çok iyi anlaşılabilir.

Süryanice’nin Kürdistan kültüründeki rolü, daha sonraki Arapça’dan önce gelir. Aydınlanma dili gibi bir rol oynadığı söylenebilir. Bunun temel nedeni Süryanilerin kentlerde yaşamış olmasıdır. Kürtler ise Kommagene halkı gibi, göçebe ve köylü yaşamın sözlü dili olarak Kürt lehçelerini kullanmışlardır. Yazılı kaynakları sınırlıdır, fakat bu hiç olmadığı anlamına gelmez. Özellikle Mitannilerin başkenti Waşukani’de — bugünkü Suriye-Türkiye sınırında, Serêkaniyê ve Amûdê çevresinde — birçok yazılı kayıt, MÖ 1500’lü yıllarda proto-Kürtçenin yazı dili olarak kullanıldığını göstermektedir.

Kürdistan’da MÖ 300-250 yıllarında, Helen krallıkları içinde Helen kökenli halkların varlığı ve özellikle kentlerdeki ağırlıkları, Helen dilinin uzun süre kullanıldığını gösterir. Bu dil, sömürgeci bir dil rolü oynamıştır; tıpkı günümüzde Kürdistan kentlerinin yabancı kültür ve dillerle yaşaması gibi. Kentlerin dışındaki halklar ise kendi yerel kültür ve dilleriyle yaşamışlardır.

İslamiyet’le birlikte öne çıkan dil Arapçadır. Daha önce bedevilerin dili olan Arapça, kentleşme ve İslamiyet’in ortaya çıkışıyla Ortadoğu’nun en prestijli dili hâline geldi. Bilim ve edebiyat dili oldu. Arapça, iktidar ve savaşın resmî dili olarak büyük bir egemenlik kazandı. Afrika kökenli zayıf diller karşısında bütün Kuzey Afrika’da ve Zagros-Torosların güneyine kadar egemen oldu. Kültür ve bilim de Arapça ile yapılır ve yaşanır hâle geldi. Ayrıcalıklı bir yere sahip oldu. Arapçayı kullananlar bürokrasi içinde yer alabiliyor, ilim sınıfına katılabiliyor ve ilim yapabiliyordu. Bu nedenle Arapça yükselmenin ve çıkarların diliydi. Bugüne kadar süren önemini bu maddi gerçekliklere borçludur.

Arapça’dan sonra Farsça’nın rolü daha sınırlıdır. Farsça da özellikle Selçukluların İran’daki iktidarıyla resmî dil olmuş ve yayılmıştır. Selçuklular Anadolu’yu ele geçirip merkezi Konya olan bir devlet kurduklarında da resmî dil Farsçadır. Mevlana, “Mesnevi” adlı eserini Farsça yazmıştır. Türkçe de o dönemde Kürtçe gibi kentlerin dışındaki halk tarafından sözlü konuşma ve edebiyat aracı olarak kullanılmıştır.

Arapça egemenliği Kürdistan’da etkili olmuştur. Özellikle molla-seyda tabakası Arapçayı ibadet dili olarak görmüş ve bu ağır bir etkiye yol açmıştır. Aynı şekilde kent halkı Arap yaşam tarzına özenmeye başlamıştır. Giyim kuşamdan görünüş ve biçime, soy ağacını Araplara dayandırmaya kadar bu durum bir moda hâline gelmiştir. Her hanedan hikâyesinde Arap bir bağlantı bulunması oldukça normalleşmiştir. Eğitim, öğretim, moda, siyaset, diplomasi, sanat ve bilim alanlarındaki egemenlik, devlet tecrübesine sahip Farsça gibi bir dil üzerinde de etkili olmuştur. Yarı yarıya Arap işgali gerçekleşmiş, bütün Ortadoğu Arap adları ve lakapları almıştır. Bu egemenlik, ulus ve ulus-devlet anlayışının gelişmesine kadar sert biçimde devam etmiştir.

Kapitalist sistemin yayılması ve ulus-devletin şekillenmesiyle Kürt kültürü ve dili üzerindeki asimilasyon süreci daha da ağırlaşmıştır. Arapça ve Farsça zorbalığına Türkçe de eklenmiştir. İlk ve Orta Çağlarda Kürt kültürü ve dili etnisite içinde varlığını korumuştur. Fakat teknik ve bilimsel imkânların artmasıyla üç egemen kültür ve dil, resmî kültür ve diller olarak etkileriyle Kürtçeyi ciddi biçimde ezmiş ve eritmiştir. Orta Çağ’da da birçok edebî eser veren bu kültür ve dil — örneğin Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’i — siyasal baskı altında giderek daralmıştır. Kürtlük, kültür ve dil olarak şüpheli bir duruma düşürülmüştür. Günah ve suç konusu yapılmış, Kürt olmak giderek kriminalize edilmiştir. Burjuvazinin en sert günah-zindan pratiğiyle karşı karşıya bırakılmıştır.

Kürt gerçekliğiyle ilişkisi olan sorunlar tehlikeli suçlar kategorisine alınmıştır. Her üç ulus-devlet de — Türk, Fars ve Arap ulusu — devletin kültür ve dilinin ötesinde, Kürt varlığının tamamı üzerinde eritme, uzaklaştırma ve egemen kültür ve dile bağlama kampanyasını sert biçimde yürütmüştür. Anadil olan Kürtçe eğitim de dâhil olmak üzere bütün eğitim okulları yasaklanmıştır. Egemen ulusun okullarında modernizmi öğrenebilecek imkânlar varken, Kürt ve Kürtçe her alanda modernizmin dışında bırakılmıştır. Kürtçe kitap, gazete ve en sıradan müziğin basılması dahi Kürtlük sayılmış ve suç çerçevesinde kabul edilmiştir. Fakat onlar kendi dillerinde sonunda Hitlerci bir milliyetçilik bırakacak işler yapmışlardır. En büyük ulus teorilerinden geri adım atmamışlardır. “Necip millet” Arapların adıydı. Türklük bir mutluluk gerçekliğiydi. Farslık tarihin en büyük soyluluğuydu. Kapitalizmin milliyetçilik duygularını uyandırdılar. Bunlar, bütün gerilikleri örten narkotik bir etkiye sahip oldu.

Fakat kapitalizmin küreselleşmesinin üçüncü büyük hamlesi, yerelliğin büyümesini teknolojik gelişmenin bir değeri hâline getirdi. Radyo ve televizyon, dil üzerindeki yasakları anlamsızlaştırdı. Yurtdışındaki çalışmalar, Kürt ve Kürtlüğün bir ölçüde kendine gelmesini sağladı. Kuşkusuz bu gerçekliğin temelinde çağdaş mücadelenin belirleyici etkisi vardı. Demokratik ulusal direniş, beraberinde Kürt kimliğini, dili, kültürü ve özgüveni getirdi. Savaşın ve iktidarın zoruna, zoraki asimilasyona karşı direnç yarattı. Öz savunma direnişi, ulusal kültür ve dillerin yeniden ortaya çıkmasına köprü oldu.

Kültürel Varlık Dille Mümkündür

Eğer kendi anadilimle konuşamayacaksam, çocuklarım kendi ana dillerini öğrenemeyecekse, o zaman yaşamımın ne anlamı kalır? Biraz da bu gerçeklikten dolayı aileye ve mevcut kadın-erkek ilişkilerine karşıyım. Bu ilişki tarzından nefret ediyorum.

Diline kayıt ve kelepçe vurulan kişinin beynine, yüreğine ve bakışına da kayıt ve kelepçe vurulmuştur. Henüz yedi-sekiz yaşlarındayken, komşu köyümüz Cibîn’deki ilkokula giderken, Türkçe tek kelime bilmiyordum. Okula gidip gelirken her zaman kendime sorardım: Neden Kürtçe öğrenmiyoruz ve neden Kürtçe okullar yok? O yıllarda üzerimizde yürütülen haksızlığı fark etmiştim. Anadilinde eğitim en önemli ve temel haktır; üç kuşak haklar içinde yer alır. Avrupa sözleşmelerinde vardır. Birleşmiş Milletler’in medeni ve siyasal haklar sözleşmesinde ve ekonomik, toplumsal, kültürel haklar sözleşmesinde de bu hak vardır.

Kültürel varlık dil ile mümkündür. Bu konuda dil en önemli faktördür. Eğer anadil yasaklanıyorsa, bu kültürel soykırımdır… Fiziksel soykırımdan daha korkunçtur. Kürtler yok mu olsun? Bu böyle devam ederse Kürtler erir ve gider. Ana dilimizi isteyemeyecek miyiz? Bu konuda Kürt anneleri ve çocukları isteklerini yüksek sesle dile getirmeli, demokratik tepkilerini ortaya koymalıdır; bu onların en doğal hakkıdır.

Dilsiz bir ulus düşünülemez; bu yüzden Kürt dili alanındaki çalışmalar daha aktif olmalıdır. Neden bugüne kadar bir Kürt Dil Kurumu yoktur? Atatürk de yeni cumhuriyeti kurduğunda önce Türk Dil Kurumu’nu kurdu. Biz de hızla böyle bir kuruma ulaşmalıyız. Eğer bugüne kadar böyle bir kurum kurulmamışsa, bu bir eksikliktir ve bu eksiklik en kısa zamanda ortadan kaldırılmalıdır.

Bu, Dil Akademisi biçiminde de olabilir. Önemli olan, en kısa zamanda Kürt dili alanında kurumlaşmaya ulaşmaktır. Bu noktalar tartışılmalı ve Kürt Dil Kurumu’nun oluşumuna varılmalıdır.

Kürt Dili İçin Özgür Alanlar Yaratılmalıdır

Benim yapmak istediğim şey, hem Kürt dili hem de diğer lehçeler için özgür alanlar yaratmaktır. Eğer şimdi Kürtçeyi resmî dil ilan edersem, dilin kendisi zarar görür. Birinci neden, birçok kişinin onu anlamamasıdır. İkinci neden, dilin henüz kendisini inşa etmemiş olmasıdır. Birçok lehçe iç içe geçmiştir. Bu durum parçalanmaya ve cehalete yol açabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bizim yarattığımız zeminde herkes konuşabilir, hatta kendi aşiretinin dilini bile konuşabilir. Buna karşı olunmamalıdır.

Seçilecek dil için de yavaş yavaş bir komite çalışmalıdır. Şimdi bunun doğru zamanıdır ve bunun imkânları da yaratılmıştır. Yüksek Kürtçe için bir komite kurulmalıdır. Dilden anlayan herkes, dilin bugüne kadar nasıl geliştiğini araştırabilir, bu bilgileri toplayabilir ve bu komitenin uzun vadeli çalışmasıyla yüksek bir Kürt dili oluşturabilir. Yani Soranca, Dımılkî/Zazakî, Kurmancî ve Goranî geliştirilebilir. Daha sonra halk bunu kendi dili olarak kullanabilir. Dil sistemi bu şekilde yürütülmelidir. Bu gerçekleşene kadar da her lehçe kendi alanında çalışmasını yürütmeli, o dille şarkılar söylemeli, konuşmalar yapmalı ve nasıl istiyorsa öyle kullanabilmelidir. Sınırsız bir özgürlük… Biz burada bunun yasalarını oluşturamayız. Bu doğal bir şeydir. Doğal şeyler için hem zamana hem de mekâna ihtiyaç vardır.

Örneğin daha önce de şöyle denirdi: “Eğer Kürtlük için bazı şeyler yapmak istiyorsan, önce Kürt dilinin önünü açmalısın.” Ben bunu hiçbir zaman önüme engel yapmadım. Bazıları yüz yıldır dil için bir şeyler yapmak istiyor ama Kürtlük için bir şey yapamamışlardır. Ben devrime güçlü bir Kürtçeyle başlamadım. Devrime Türkçe ile başladım; bugün de en büyük hizmeti ben veriyorum. Kürtlüğü böyle derinlikli ve genişlikli yürütüyorum. Birçok farklı lehçeden pek çok kitap da basılıyor. Bunları bizzat ben yapmadım, ama bunların önünü açtım. Siyasal ve ideolojik imkânlar yarattım. Birkaç yıl sonra da göreceksiniz ki Kürtlük içinde en büyük yerini alacaktır. Yürütülen ve doğru olan da budur. Diğerleri bunu çok iyi yapmıyor; sorunu çok dar ele alıyorlar. Böyle devam ederlerse kaybettirirler.

Bizim içimizde hiçbir zaman diller sorunu çıkmayacaktır. Gelecekte okullarımızda Türkçe ve Arapça dilleri de kullanılabilir; bundan kesinlikle korkmamak gerekir. Fakat yavaş yavaş Kürtçe okullar inşa edilmelidir. Bu, bir süre birlikte yürütülecektir. Eğer Kürtçe zayıfsa, komşu halkların dilleri bir süre egemen olur; daha sonra yavaş yavaş aynı düzeye gelirler ve bir denge içinde yürütülürler. Bir süre sonra da yüksek Kürtçe artık egemen olur. Her şeyden önce siyasetimizde bağımsızlığı elde edebilirsek, kültür de onunla birlikte gelişir ve egemen olur. Bunun için dillere düşmanlık yapılmamalıdır. İnsan dillere düşmanlık yaparsa hiçbir şey elde edemez.

Fakat insan kendi dili üzerinde güçlü ve derin biçimde de durmalıdır. “Düşmanın diliyle başladım, sonuna kadar da böyle devam edeceğim” biçiminde bir yaklaşım sahibi olunmamalıdır. Aynı şekilde bu konuda çok dar bir yaklaşım da sergilenmemelidir. “Kendi dilimden başka hiçbir dil öğrenmem” yaklaşımı da yerinde bir yaklaşım değildir. Esasında bu iki yaklaşım da aynıdır. İkisi de zarar verir. Burada dengeyi yakalamak gerekir. Ben diyorum ki lehçeler de bununla birlikte olsun; kim ne istiyorsa öyle yapsın, fakat güçlü bir dile de ihtiyaç vardır. Çocukları ilkokuldan üniversiteye kadar örgütlemek gerekir. Eğer bu tarzda yürütülürse, herhangi bir sorun çıkacağına inanmıyorum. İmkânlar yaratılıyor, çalışma alanları giderek çoğalıyor. Öğretmenler bir araya getirilebilir ve bazı plan ve programlar üzerinde çalışılabilir. Dil çalışmaları bu yöntemle düzenli bir şekilde yürütülebilir.

Dünyada, ırkçı yaklaşımın en geri yaklaşım olduğu kanıtlanmıştır. Irkçılık gericiliği temsil eder. Bir ırkın kültürünün ve dilinin geri olduğu, değer taşımadığı düşüncesi yanlıştır ve giderek ortadan kalkacaktır. Bu yaklaşım insanlığa karşıdır. Doğrudur, düşman seni dilinden koparır, kendi yaşamını ve dilini senin üzerinde egemen kılar, onu sana sevdirir ve kendi dilinden nefret etmeni sağlar. Burada büyük bir tahribat vardır. Fakat başka bir şey daha vardır. Ben Türkçeyi daha fazla öğreniyorum; hatta Türkçenin özelliklerini devletin cumhurbaşkanından bile daha fazla seviyorum. Fakat bu, Kürtlüğe olan sevgimin önünde engel değildir. Tersine, en büyük Kürtlüğü de ben yaptım ve yapıyorum. İşte bu, enternasyonalizm, hümanizm ve kardeşlik meselesidir. Bunları birlikte yürütmezsen çok büyük bir yanlışa düşersin. Dar ırkçılık, Ermeni ve Süryani halkları gibi halkların ölümüne yol açan sebeplerden biridir.

Diğer yandan, kendini erimeye teslim etmemek de çok önemli bir noktadır. Ben kendimi erimeye teslim etmedim. İlk şartımın ne olduğunu biliyor musunuz? Çocukluğumdan itibaren erimeyi durdurdum. Büyük bir memur da olsaydım, üniversiteyi de bitirseydim, kendimi asimilasyona vermemek için egemen yaşamına tenezzül etmedim. Sizi eleştirmek istemiyorum; dil öğrenmek de çok önemlidir. Fakat şimdi başımı da kesseniz, ben başkasının dilini öğrenemem. Çok dil vardır; bütün Avrupa’yı da verseniz, ben onların dilini ve yaşamını öğrenmem. Dar bir ırkçı değilim, çok insanseverim; fakat başka dillerle konuşamıyorum, sevmiyorum. Kardeşliğe ve birliğe hizmet eden her şeyi severim. Bu konuda kendimi terbiye ettim.

Kardeşliğin temeli Kürtlüğü büyütmektir. Bu, Kürt halkı için en iyi olandır. Örneğin bazı Kürt önderleri Kürt kıyafetleri giyerler, fakat düşmanın en büyük köleleridir. Her zaman Kürtçe konuşurlar, fakat Türk ırkına ve Türk faşizmine yaptıkları hizmeti Türkler bile kendilerine yapmaz. İşte burada mesele yalnızca Kürt kıyafeti giymek ve Kürtçe kelimeler konuşmak değildir. Sorun, kardeşliğe ve büyüklüğe saygı sorunudur. Bizim bugüne kadar kardeşliğe gösterdiğimiz saygıyı bugüne kadar hiçbir önder göstermemiştir ve biz bunu bu şekilde sürdürmek istiyoruz. Türkler karşısında kendimi kesinlikle küçük görmüyorum. Onların paşalarına ve başkanlarına karşı büyük bir saygım vardır. Ben bir çobanım, sıradan bir köylüyüm. Fakat doğru biçimde edindiğim ulusal bilinç şunu söyler: Kürtler de bir millettir, Kürtler de onurlu bir millettir ve kesinlikle kabul edilmelidir.

Bazı aşiret reisleri bir tarz yarattılar. Kürt kıyafetleri giydiler, Kürtçe konuştular, fakat Kürtlerin evini yıktılar. Bu büyük bir derstir. Aydınlarımızın bu konular üzerinde ağırlıklı biçimde durması gerekir. Yanlış bir şey yapmasınlar. Kürtçe okullar kurulabilir, üniversitelere kadar gidilebilir; fakat bunun için zamana ve hazırlıklara ihtiyaç vardır. Bu bilimsel bir meseledir, bilimsel araştırma gerekir, imkân gerekir. Yasakla ya da kıyafetle olmaz; yalnızca birkaç hafif Kürtçe kelimeyle olmaz. Bu kanıtlanmıştır.

Bazıları benim için “Neden Kürtçe konuşmuyor?” diyor. Hayır! Ben Kürtçe çalışmaları yürütebilirim. Başta da dile getirdim; ben bir Kürtçe türkü için devrime başlamadım. Bunlar yanlış yaklaşımlardır. Kimse kendini kandırmasın, kimse bizim hakkımızda ucuz konuşmasın. Kürt kültürü ve dili üzerine yaptığım çalışmaların değeri çok büyüktür. Ben bunları birbirinden ayırıyorum. İnsan nasıl halkın kültürüyle ve halkın yüreğiyle birlikte olabilir; yine insan nasıl halkın düşmanlarıyla birlikte olabilir? Ben bu iki noktayı iyi ayırt ediyor ve yerine getiriyorum.